Avrupa’da Türk olmak!

0
160

Yurtdışı seyahatlerine çıkınca ister istemez yabancılarla sohbet etme imkânına sahip olabiliyorsunuz. Aslında yurtdışında olmanın en güzel yanlarından biri de farklı yaşam tarzları ve farklı hayatlara yakından tanık olabilmek, paylaşmak ve onları deneyimlemek.

Hayatımda ilk defa yurtdışına çıktığımda 17 yaşındaydım ve bu yolculuk Belçika’ya kısmet olmuştu. İnsan için ilkler unutulmazdır. Aynı zamanda her yeni dakika hayat için kaydedilen yeni bir anı, yeni bir kazanımdır. Brüksel’de tek başına olan bir “Türk” olarak, çoğu zaman arkadaşlarımdan bağımsız gezmeyi tercih ettim.

Tek başına hiç bilmediğiniz bir yerde bir şeyler keşfetmeye çalışmak, bulunduğunuz coğrafyaya alışmaya çalışmak ayrı bir heyecan zaten…

Yurtdışındaki Türk algısını hepimiz az çok biliyoruz. Cumhuriyet dönemi Türkiyesi kendini ifade edememiş.

Özellikle coğrafi anlamda bize fazlasıyla yakın olan Avrupalılar bile zihinlerinde Türk kavramını, Osmanlı İmparatorluğu şeklinde algılıyor. Akıllarda canlanan imge bıyıklı ya da sarıklı, kara erkekler ile çarşaflı kadınlar.

royal 11

İnsan böyle durumlarla karşılaştıkça sinir olmadan edemiyor. Ama Türk imgesini ancak bizim gibi çağdaş Türkler değiştirebilir.

Brüksel’de evlerinde kaldığım Polonyalı ve Yunan arkadaşlarım sağlıklı beslenmeye takmış durumdalar.

Buhar tenceresi evin vazgeçilmez yemek donanımı. Üst üste, içinde sebzeler ve haşlanmış et parçaları olan bu tencere her akşam yaşanacak bir kâbusun türküsünü söylüyor aslında.

Benim gibi yemek yemekten zevk alan bir insan için tam bir işkence. Pilavı bile haşlayarak üstüne çiğ zeytinyağı dökerek yiyorlar. Brokoli, karnabahar gibi sebzeler ise yakınına yaklaşamadığım şeyler zaten.

Dolu dolu iki hafta kalacağım bu evde hem oluşan düzeni bozmamak hem de aç kalmamak adına bu düzene alışmaya çalışıyorum. Midemin verdiği farklı tepkiler, bunun alışılması mümkün olmayan bir düzen olduğunun belirtilerini hissettiriyor.

Rahatsızlığımı dile getirdiğimde “bu senin geleceğin ve sağlığın için önemli” diyorlar. Annemden daha anne, babamdan daha babalar…

Alışageldik ekmek bile yok çıldırmak üzereyim. Yemek ve sağlık konusunda titiz davranan Yunan Yannis’e nazaran Polonyalı Tomek halimden anlamış gibi gözüküyor. Beni getto tabir edilen mahalleye götürecek. Çok heyecanlıyım.

Bir gün önceden kısa bir bilgi alıyorum, nedir bu getto?

Tomek başlıyor anlatmaya; “Brüksel’de çok yabancı milletten insan yaşadığı için özellikle Müslümanlar bir arada yaşamayı tercih ediyorlar. Onların keskin sınırlarla belli olan mahalleleri var. Kendi yemek zevkleri, marketleri, ibadet yerleri gibi her şeylerini burada yani gettoda sürdürüyorlar. Kadınlar dışarıya çıkmazken; erkeklerde dükkânlarında çalışıyorlar.”

Müslümandan kastın ne diyorum; “Faslılar, Kuzey Afrikalılar, Türkler…”

Aklımda bir bir belirmeye başlayan görüntüleri silmeye çalışıyorum olmuyor. Daha ilk akşam yemeğinde bana Müslüman mısın diye soran meraklı komşuları düşünüyorum. Sanırım Müslüman görüntüsüne uygun bir birey değilim.

trn 2

GETTO’YA DOĞRU

Sabah Yannis işe gidiyor. Biz de doğruca gettoya. Heyecanlandığım iki nokta var. Birincisi damak tadıma uygun, içinde tuz olan, hamur işi tarzı bir şey yiyeceğim. İkincisi ise şu gettoda Türklerin yaşam tarzını yakından göreceğim. Bakalım vatandaşlarımız Avrupa başkentinde ne yapıyor?

Hafif eğimli caddelerden; dar, küçük, birbirine yakın evlerin olduğu sokaklara doğru girmeye başlıyoruz. Hava rüzgârlı hafif yağmur atıyor. Tomek “işte” diyor!

Gettodayız. Niğdeli Market, Emirdağ Berber ve diğerleri…

Girişi daracık olan bir süpermarkete giriyoruz. Dükkânın giriş kısmını meyve ve sebze kasaları kaplamış, kaldırıma taşan zihniyette. Aynı Türkiye’deki gibi. Uzun bir koridoru geçtikten sonra daha ferah, düzenli rafları olan asıl kısma giriyoruz. Ayran bile var, markası Tatlıses…

Türk yemekleri gecesi düzenlemeyi düşündüğümden, işime yarayacak tüm malzemeleri bulma telaşındayım. Arpa şehriyeden, birkaç Türk meyve suyuna uzanan kabarık bir alışveriş yapıyorum. Fiyatlar Belçika geneline göre uygun. Kasaya geldiğimde ten rengi siyahî olan bir adama Türkçe “Merhaba” diyorum. Adam bozuk bir biçimde Türkçe konuşuyor. Faslıymış meğer. Türkçeyi buradaki cemaat dayanışmasından öğrenmiş.

Çalışanlarından biri Türk. O geliyor yanımıza.”Hiç Türk’e benzemiyorsun, nerelisin?” diyor. İzmir’den geldim diyorum.

“Bende Egeli sayılırım, Emirdağlıyım” diyor.

Hatırlatmakta yarar var. Belçika’da yaşayan Türklerin %80’i Afyonkarahisar’a bağlı Emirdağ’dan gelmiş. Hepsi Emirdağlıyım diyor. Afyonkarahisar’ı ağzına alan yok.

Küçük bir sohbetin ardından ayrılıyoruz. Köşede pide salonu tarzında bir dükkân var.

Dışarıdan içerisi gözükmüyor. Her yer buhar. Tomek’e dükkânı göstererek gidelim diyorum. Unlu mamul yemek istiyorum. Un krizine gireceğim hayatta aklıma gelmezdi. Allah kimseyi aç bırakmasın. Açlıktan öte, damak tadına uygun olmayan yemekleri yemeye zorlamasın.

İçeride beğendiğim kıymalı pideleri paket yaptırıp çıkıyoruz. Dükkan sahibi Türk, Erzurumluymuş.

Soğuktan dolayı bir an önce eve gidip, kıymalı pideyi yeme isteğindeyim. Ama görünüşe bakılırsa mümkün değil…

Tomek parmağıyla Kiril Alfabesinden tabelası olan dükkânı gösteriyor. Sen misin etnik milliyetçilik yapan dercesine. Sıra Polon dükkânında. Binbir çeşit anlamadığım ürün. Bir de başlayan Polonca konuşma sıkılıyorum.

Bir kavanozun içinde yer alan yeşil ota dünyanın parasını sayıyor. Dayanışma hat safhada. Türk yemekleri gecesinin ardından anlaşılan Polonya ulusal yemek günü de olacak.

***

TÜRK OLMANIN DAYANILMAZ “HAFİFLİĞİ”

Hızlı adımlarla eve girip açlığımı bastırıyorum. Metroya binip Türk bir arkadaşımı görmeye gideceğim.

Arkadaşımı görmenin yanı sıra midemin açlığını düşünmekle yolculuğu bir an önce bitirmeye odaklıyorum kendimi…

Sonunda buluşuyoruz. “Karnın aç mı?” diyor.

Cevap, “Evet çok açım”!

“Türk yemekleri yiyebileceğimiz bir yer varsa oraya gidelim” diyorum. Sormasına fırsat vermeden. Hemen yola koyuluyoruz.

Uyarılarını sıralıyor. “Yemek istediğin şeyi bana şimdiden söyle, sakın içeride Türkçe konuşma. Türk bir ailenin işlettiği bir yere gidiyoruz. Türk olduğumuzu anlamasınlar. Beni Belçikalı sanıyorlar. Sakın açık verme!”

Kısa süreli şokun ardından ne yiyeceğimi söylüyorum. “Peki, neden?” diyorum.

Başlıyor anlatmaya: “Buradaki Türkleri biliyorsun. Türk adını duyunca herkes dışlıyor. Türk’e benzemediğim için şanslıyım. Kendimizi kabul ettirmenin yolu bu. Türk gibi olmamak.”

Başından beri aklımda yer alan “Belçika’da Türk olmak” sorusuna en iyi cevabı fazla aramadan bulmuştum.

Brüksel’de, Belçika’da ya da Avrupa’da Türk olmakla; Türkiye’de Türk olmak farklı bir şey mi?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here