Bir cumartesi gecesi hikayesi

0
64

Tüm büyük şehirlerin en önemli eğlence günü cumartesi. Herkesin akın akın, belirli merkezlere aktığı, mekanların en çok satış yaptığı, alkolün, eğlencenin, kıyametin koptuğu bir gün o. Saat yediyi geçmeye başlayınca az, biniliyor taksilere; giriliyor o insan kalabalığının arasına… Evleri biraz daha uzak olanlar erken çıkmayı tercih ediyorlar, malumunuz hem trafik, hem toplu taşıma araçları…

kordon

İskelenin çaprazına gelip, kıvrılıyor çimlere. Elinde az önce aldığı, siyah naylon poşetin içinde dört tane kırmızı kutu birasıyla. Hafif bir nem var çimlerde, vazgeçiyor. Kalkıyor, iskelenin yanında, denizin vurduğu tahtaların üzerine oturuyor. Dalıyor yine düşüncelere. Hayatın sorgulandığı, geçmişle gelecek arasında değerlendirmelerin yapıldığı anlar hep böyle yalnızken olur zaten. Bir de etkileyici müzik başlasa tamamdır. Gerçi müziğin içeriği, hareketi, hızı çok önemli olmayabilir. Kitlelerin senelerdir tükettiği bir dizi jeneriği bile duyulsa, hüzünlenir insan. Amaç hüzünlenmek değil mi? Hani istersem sarhoş olurum diyenler var ya, onun gibi bir şey.

Kapıların çarpılıp çıkıldığı günler gelir akla; anne, baba, aile kavramları… Zaman geçiyor, bir baltaya sap olmak mı, okumak mı, iş mi, aş mı derken zaman acımasız yüzüyle bir kez daha vuruyor insanı. Burnunu çekiyor. Birayı henüz açamıyor. İskelenin camlarına vuran deniz suyu zerreciklerinin yarattığı, tırnakla kazınabilecek o tabakaya dalıyor. Ağlamak istiyor olmuyor, soğuk vurmaya devam ediyor…

***

İkili üçlü gruplar halinde neme aldırmadan çimlerde oturanlara bakıyor. Birkaç sokak köpeği, çekirdek ve boyoz satıcıları, çimlerdeki bira kutularını toplayan insanlar ve kafa dağıtmak için cumartesiyi seçen ortak mağdurlar… Herkes yine sahile üşüşmüş.

Yerinden kalkıp, çimlere geliyor. Bira poşetini usulca yere serip, bu kez kalkmamak üzere üzerine oturuyor poşetin. Sağa sola bakarken arkasındaki bodur bitkilere takılıyor gözü. Bitkilerin dibindeki toprak alkol kalıntıları ve bilinçsiz sulamayla beraber bakımsız çiçek saksılarına dönmüş. Özensizlikle suçluyor birilerini, “gerçi kafaya takılacak onca şey varken, tek dert bu olsa ne güzel olurdu dünya” diye düşünüyor. Saatler milletin sağa sola sardığı anlar olarak bilinen saatlere yaklaşıyor büyük bir hızla.

***

Yaklaşık 1.90 boyuyla, iri elleriyle ve kalın dudaklarıyla gençten biri geliyor yanına. Çöküveriyor sessizce. İki alakasız insan konuşmaya başlıyor birden. Dert dediğin herkeste var. Karşılıklı biralar içilmeye devam ediyor büyük bir hızla. Sohbet saçma da olsa, anlamıyor uyuşmuş kafalar. Maksat olabildiğince konuşarak kusmak içinde tutulanları.

O kadar içmiş ki taksiye bindiğini zar zor hatırlıyor o çocukla…

***

Bağırıyor adam, uyandırmaya çalışıyor. Gözlerini zar zor açıyor. Taksicinin bağırdığını anlıyor birden.

– Arkadaşını daha bekleyecek miyiz?

Şaşırıyor ama nafile, ne cüzdan var, ne tanımadığı o adamdan bir iz. Taksici apar topar indiriyor arabadan. Sağanak yağmur yağarken kalıyor beş parasız, iskelenin oraya gidiyor çaresiz. Ayılmayı başarmaya çalışırken bir kez de kendi için küfrediyor cümle aleme… Neyine içmek bu kadar? Balık tutmaya çalışan sabahçılar anlamıyor olup biteni. Gün ağarıp bir şekilde gidince evine, birkaç saat sonra telefon geliyor.

– Döndüğümde gitmiştiniz. Cüzdanın bende kaldı.

Yine şaşkın bir biçimde gidiyor bu kez cüzdanını almaya, pazar gününün yaşanmadığı o semte. Lanetliyor, zehirli kentlerin her cumartesisini içinden…

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here