Hayvalı Şirince

1
145

Gözümüzü bile açamamışken düşmüştük yollara…

Gezimizin ilk ve “tarihi bol” bölümünü geride bıraktıktan sonra ayaklarımızda ilk ağrılar, midelerde ise acıkma emareleri boy gösteriyor.

20140420_163831

Yedi Uyuyanlar öncesi verilen tuvalet molasının ardından yola çıkmak için arabalara doğru yürüyoruz. Gülçin’e arabayı nereye bıraktığını soruyorum. Ağacın altında diyor hemen. Kısa bir şaşırmanın ardından ben de ağaçların altına bıraktım diyorum, ağaçları göstererek. Önüme baktığımda alabildiğince ağaç görüntüsü ve Gülçin’in yüzündeki o ifade. Sonra bir gülümseme alıyor, kaçıncı ağaca bıraktın diyorum yanıt veremiyor Gülçin. Hep beraber kahkaha atıp,  iki araba kasılmadan uzak, birbirimizi dinleyerek yollara düşüyoruz bir kez daha…

***

Yabancılar birbirini tanımış, karakterler ise kendilerini iyiden iyiye ele vermiş durumda.

Herkes kendi hayatından kesitler sunarken gezide, tahammül sınırları çerçevesinde yeniden tanımlıyoruz birbirimizi sosyal dünyada.

Efes Antik Kenti’ni geride bırakırken çok kısa bir yolculuktan sonra Yedi Uyuyanlar’ın önünde araçları park ediyoruz.  Yedi Uyuyanlar’ın uykuya daldığı inanılan mağaralara tırmanmadan önce tarihi tabelanın önünde kızlı-erkekli gruplarla fotoğraf telaşına giriyoruz.

Kızların başarılı çekimlerinin ardından sıra erkeklere geliyor. Mesleği icabı en başarılı uyku numarasını -biraz da yorgunluktan olsa gerek- Serdar yapsa da ben de Mümin ve Eren’in “cool” tavırlarından taviz vermeyen bakışları eşliğinde ağaca yaslanıyorum.

Videolu-fotoğraflı çekimleri geride bırakıp tırmanışa geçiyoruz. Her kafadan bir ses herkes bildiklerini anlatırken doğru bilgiye bir türlü ulaşamıyoruz. Kaç yıl uyumuşlar, nerede uyumuşlar sorularına Mümin ve Serdar’ın karşılıklı katkılarıyla ulaşma çabası başarısızlığa ulaşınca köy meydanında bir araya gelen köylüler gibi taşların üstüne çömelip teknolojinin nimetlerinden yararlanıyoruz.

Derin bir sessizliğin ardından telefondan ulaştığım hikayeyi yüksek sesle paylaşırken aramızdaki Fransız Maroua kendisine çeviri sırasının gelmesini bekliyor. Ebedi çevirmen Eren ise çevirme sırası gelene kadar hikayenin büyüsüyle mücadele ediyor.

20140420_130259

Yedi Uyuyanlar

Tanrının varlığına, birliğine inanan altı inançlı genç; Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Tebernuş ve Şazenuş putlara tapmaları için kendilerine zulmeden Romalı hükümdar Dakyanus’un şerrinden kaçıyorlardı. Karşılarına çoban Kefeştetayyuş ve köpeği Kıtmir çıktı. Yedi genç ve köpek, geceyi geçirmek üzere bir mağaraya sığındılar. Yatma zamanı gelip mağaranın taş zeminine sıralandıklarında kendilerini uzun sürecek bir uykunun beklediğini kuşkusuz bilmiyorlardı. O kadar ki, uyandıklarında Hıristiyanlar’ın, Yahudiler’in, özellikle de Müslümanlar’ın “Basu Badel Mevt” (Ölümden sonra diriliş) inancının simgesi haline geleceklerdi. Tam 309 yıl uyumuşlardı çünkü!

Anlatılanlara göre bu mucize yaklaşık 1800 yıl önce yaşandı. Şu anda dünyanın 33 değişik yerinde Yedi Uyurlar’ın mekânı olduğuna inanılan mağaralar var. Her dinden insan bu mağaraları kutsal kabul ederek ziyaret ediyor. En bilinenleri İspanya, Suriye, Afganistan, Tunus, Cezayir, Türkistan ve Türkiye’de bulunuyor. Ülkemizde üç değişik yerde var Yedi Uyurlar mağarası. Bunlardan Efes’tekini genellikle yabancılar ziyaret ediyor. Tarsus ve Afşin’de olanlar ise Eshâb-ı Kehf (Mağara arkadaşları) olarak biliniyor.  20140420_130227

Birbirinden farklı dinlerde, birbirinden farklı dillerde kendine yer eden Yedi Uyuyanlar ile ilgili tahminlerimizi, fikirlerimizi çarpıştırdıktan sonra bir delinin peçetesini bağlayarak dilek ağacına dönüştürdüğü ağaca gidip dileğimizi evrene gönderiyoruz. Bütün bunlar yaşanırken Eren, Maroua’ya efsaneyi Fransızcalaştırıyor.

Çok sayıda farklı kebapçı, pideci, çorbacının ıslak mendilleriyle bezenen dilek ağacına şöyle bir bakış attıktan sonra Türk insanının çevresever yapısı ve turistik mekanların cazibesi üzerinden düşünceler ışığında araçlara dönüyoruz.

Horoz ve tavukların eşelendiği bahçenin yanından ilerlerken kızların arka arkaya “yumurta mı o” diyerek şaşırdığı şeyin tavuk bedeni olduğuna ikna etme çabasına girişiyoruz.

Sonraki durak Meryemana

Paskalya ayininin bitip bitmediği, Meryemana evinin kalabalık olup olmadığı gibi sorular kafamızdayken, fazlaca virajlı yol üzerinden Meryemana’ya gidiyoruz. Açlık sınırını elimizden geldiğince yükselterek Meryemana’yı da geride bırakarak Şirince’de yemek yeme düşüncesine kendimizi kaptırıyoruz.

Paskalya kalabalığından eser kalmayan Meryemana Evi’nde kalabalık grup olarak ilerliyoruz. Fransız ekolü geriden tabelaları okurken Gülçin ve Miray’ın başı çektiği emekli grubu öncülük yapıyor. Gökçe ve Serdar’ın balayı esintili yürüyüşüne hemen arkalarından ben eşlik ederken, Mümin aralara girerek olayın tarihi ve stratejik boyutlarını irdeliyor.

20140420_135329

Kısa beklemeyi fotoğraflarla çeşitlendirirken, Mümin bölgede görev yapan jandarmalar üzerinden askerlik günlerini hatırlıyor. Tam askerlik anıları mı başlayacak derken “Fransız” grubu imdadımıza yetişiyor ve kareye onlar girince askerlik anıları mazide kalıyor.

20140420_134431

Her adımda bilgilenmek isteyen ve aldığı her yeni kelimeyi arama motorlarında genişleterek kültürlenen Eren Meryemana’da evlilik törenlerinin yapılıp yapılmadığı sorusuyla yeni bir not düşüyor. Herkes dilinin döndüğünce açıklık getirirken, en politik davranan yine ben oluyorum. Ne evet ne de hayır anlamına gelen cevabımla ortalığı sakinleştirirken kontrol altına almaya çalıştığım grubu evin hüzünlü ve çileli girişine yönlendiriyorum.

20140420_134753

Hemen girişte yer alan mumlardan üzerinde yazdığı gibi en fazla ikişer tane alarak Maroua, Selya ve Eren’e uzatıyorum. Şaşkınlık bakışları altında mumlar elimde kalırken “dünya hepimizin” mesajını anlatmakta zorlanıyorum. Neyse ki Maroua ve Selya daha sonra mum yakmayı kabul ediyorlar. Eren ise muhafazakar yapısından taviz vermeyerek, “prensipler”i doğrultusunda hareketini sürdürüyor.

20140420_134832

20140420_134732

Mumlar yakılıyor

Paskalya çörekleri ve Meryemana’ya sunulan hediyeleri de gördükten sonra Eren İslam’da olan oruç ibadetine benzer ögelerin Hıristiyanlık’ta da olduğunu anlatıyor hızlıca. Tam bu sırada mum yakılan bölgeye geliyoruz. Hem Paskalya hem de doğum günüm gelmişken dünyanın yaratıcısına mum aracılığıyla dileklerimi gönderiyorum. Herkes ardı ardına mumları yakıyor. O sırada yanan mumları söndürmekle tehdit eden Gökçe’nin bir anlık dalgınlığından yararlanarak çevresinden uzaklaşıyoruz.

20140420_134721

20140420_141238

20140420_141244

Doğal kaynak suyundan içip, elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra Meryemana gezimizi noktalıyoruz.  Zeus Mağarası’nı bizlere göstermek isteyen Serdar’ın çabalarıyla kendimizi İzmir-Söke yolu üzerinde bir noktada bulduktan sonra, Serdar’ın yardım arayışı ile telefonla bağlantı kuruyoruz.

Zeus Mağarası’nın Kuşadası Milli Park sınırları içerisinde yer aldığını ve yol üzerinde olmadığını anlayınca rotamızdan sapmadan Şirince’ye yol alıyoruz.

Nemrut gezginler Miray ve Gülçin Opel’in ön koltuklarından gülümsemeleriyle eşlik ediyor duraklama anlarında.

20140420_162445

Açlık tavan yapıyor

8 kilometrelik dağ yolunu tırmanıp trafiğin içine karışarak araçlara park yerini de bulduktan sonra yeni bir arayış başlıyor. Köyde sınırlı sayıda olan yeme-içme mekanı arasından kendimize uygun olanını bulmak…

Şirince’de yemek yenir mi serzenişleri ve Maroua’nin ağzından bir kez çıkan mercimek çorbası talebinin de etkisiyle yer bulamıyoruz. Herkesin herkesi mutlu ve memnun etme çabası işin içine eklenince, bir yere oturamama krizi yaşanıyor. Doğru zamanda gelen müdahale ve hızlı kulisle, aslında herkesin her türlü mekanda oturabileceği, ancak birbirinin her türlü talebini çok önemsediği ortaya çıkıyor.

Yokuş üzerinde Le Jardin Giritli Pansiyon’un restoran bölümüne oturuyoruz. Geniş bir yemek skalası üzerinden, son derece amatör olan garsonlara siparişlerimizi verip yokuşta aşağı inip, yukarı çıkan turistleri gözlüyoruz.

Acıkmanın etkisiyle zeytinyağı eşliğinde gelen zeytin ve ekmeğe hücum ederken masa üzerinde herkes sesinin ulaştığı bölümle iletişim kuruyor.

Yemek sonrası gelen kahveler ve bölgesel bakılan fallarla geleceğe ilişkin tahminler masaya aktarılırken, fal bakan ve bakılana “salak” yapıp dikkatlice falı takip edenler gözden kaçmıyor.

Fala olan merakını saklayan ancak elinden geldiğince yorum da yapan Eren, Gökçe ve Gülçin’in kendilerine bakılan fala olan tepkilerini ölçmeye çalışırken, Serdar’ın umursamaz tavırlar içerisindeki kulak kabartmaları Gökçe’nin değişen yüz ifadesine paralel olarak değişiyor.

Gökçe ve Gülçin’in fala ikna olmuş halleri beni mutlu ederken, Gökçe’nin fal bombardımanı da çevirmen eşliğinde ses getiriyor.

20140420_165010

Kiliseye doğru

Kilise mi, cami mi tartışmalarının seslendirildiği yolda sonradan, kilise olduğuna kanaat getirdiğimiz yapıya ilerlerken gayriihtiyari adres sorma ihtiyacı hissediyorum. Yolların kesiştiği notada plastik taburesinde oturan gençten bir esnafa kiliseye nerden gidilir diye soruyorum.

“Öncelikle 10 TL rica edeyim kardeşim” diyor bana, “adres sorma ücreti olarak”.

“Tamam, teşekkürler” deyip, cevabını bile beklemeden “kiliseye gider” tabelasını görüp ilerlerken arkamdan “kızdın mı” diye soruyor bana. Çevremdekiler ne olduğunu anlamaya çalışırken, “yok kızmadım” diyorum. İşte o zaman içindeki patlamayı yaşıyor adam. “Tokatlasana beni” diyor. Ben ve çevremden duyanlar şoka uğramış vaziyette yola devam ediyoruz. Eren ise “keşke tokatlasaydın” cümlesiyle yarıyor bizleri…

Kıvrıla kıvrıla adeta talan edilmiş kiliseye ulaşıyoruz. Kilise bahçesindeki küçük havuzun para atılan ambiyansına kaptıranlar dilek dileyip bozuk paralarını emanet ediyorlar. Biz ise çok beklemeden kırlangıçların yuva yaptığı lime lime dökülen kiliseye giriyoruz.

Turizmde markalaşan Şirince’de “gözleme” bile sahip çıkılan bir değer haline dönüşürken turistik bir cazibe olabilecek kilise fazlasıyla ihmal edilmiş.

Kilisenin serin havasıyla geçmişe dönüp, birkaç kare fotoğrafla beraber dönüşe koyuluyoruz.

Köyün çok bilinmeyen güzergâhından şarap denemeye ve satın almaya gidiyoruz.

Böğürtlenli şarap önerilerini dikkate alıp birkaç farklı çeşitten içip, yine de böğürtlen satın alıyorum. Herkes birkaç parça bir şey aldıktan sonra Selya geç de olsa şarap almaya karar veriyor.

Kendisine eşlik ederek az önce şarap aldığımız dükkana ikimiz bir kez daha giriyoruz. Birkaç denemenin ardından Selya istediği şarap çeşidini ifade etmeye çalışıyor. Sevimli satıcı kadına “Hayva istiyorum” diyor üstüne basa basa. Kadın ne istediğini anlamaya çalışırken ben kahkahayı patlatıyorum, bağıra çağıra.

Kadın Selya’nın nereden geldiğini merak edip yanıtını aldıktan sonra olur böyle şeyler deyip geçiştiriyor.

“Hayvalı” şarap olmadığını öğrendikten sonra ahududulu şarapta karar kılan Selya şarabını alıyor, ben ise kahkaha atarak yürümeye devam ediyorum. Neden güldüğümüzü merak edenlere Selya’nın baskısıyla bir şey anlatmıyorum.

20140420_191315(0)

Günün son bölümünde Kuşadası’na gidiyoruz, pasta kesip güne veda etmeye…

20140420_174222

Bir araya gelip bir şeyler yapabilmenin, ortak planlarda ve anlarda buluşabilmenin keyfini yaşıyoruz. Dönüşte şoför koltukları dışında uyuyakalsa da herkes, günün o tatlı yorgunluğu birçok anıyla bizleri ortak sohbetlerde çok defa daha bütünleştirecek…

 Gezinin ilk bölümü için tıklayınız

PAYLAŞ
Önceki İçerikSahne perdesi
Sonraki İçerikEsnek olmak lazım

Gözlem yapmayı, izlemeyi, yeni yerler keşfetmeyi, şehirlerde insanların içine karışmayı seven biri. Eğitimli muhabir. Gördüklerini, hissettiklerini, deneyimlediklerini yazmaktan keyif alıyor.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here