Laçka

0
45

Yan yana sıralanmış banklarda ikili üçlü gruplar…

Gelişigüzel bağlanmış saçlar, siyah gözlükler, süzülen damla damla gözyaşı…

Parmaklığın öte yanında hızla akan trafik…

Zaman zaman kırmızı ışığın etkisiyle yavaşlayan belediye otobüslerinden meraklı bakışlar süzüyor içeride olup biteni…

Kentin en kötü tarif edilen, bir zamanların kapkaç cenneti, hırsız ve yankesici olaylarıyla nam salmış; insanların gelmeye, yalnız başına yürümeye dahi ürkütüldüğü semtteyiz.

***

Başına gelmeyince anlamazsın, anlayamazsın derler ya sözün o yanında, o tarafındayız bu kez.

Ne kadar uzak görünse, o kadar yakın olduğunu anladığımız anların en can alıcı noktasındayız.

***

Hayatın ne kadar sıradanlaştığına şahit olduğumuz, o monoton düzenin içerisinde bir dakika bile aklımıza getiremediklerimizle yüzleşme vaktindeyiz.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, içini çeke çeke ağlayarak her şeyi çok daha rahat bir biçimde anlatmanın mümkün olduğu bir konumdayız.

***

Bağırış çağırış içerisinde, olan biteni anlamlandırmaya çalışan insanların birbirine negatif etki yaptığı o küçücük bahçedeyiz.

Dokunsalar ağlayacak, patlayacak belki haykıracak o andayız.

***

Küçük bir tokalaşma, küçük bir merhabanın ardından düğümlenen sözler ve göz göze gelerek anlaşma yolunu tercih etme biçimi…

II.Dünya Savaşı yıllarından kalma, izbe binaya adım attıktan sonra gelen sabun kokusu mahvediyor insanın ciğerlerini.

Anneannemi kaybettiğimiz günlerde onun yıkandığı odadaki sabunun kokusu hala burnumda.

O sabundan burada da var belli. Buram buram ölü kokan bu binanın Türkiye’nin üçüncü büyük kentinin cenaze hizmetlerini sürdürüyor olmasına inanmak mümkün değil.

Her bir metrekaresi rezaleti andıran binanın koridorlarındaki sabun kokusuna direnerek hallerinden “sürgün yedikleri” belli olan memurlara göz atıyorum ister istemez.

Haykıran, yakınlarını kaybeden insanları her gün karşılamak, kayıtlarını almak canlarını sıkıyor olmalı onların da ama görevleri bu.

Kamu kurumlarında hizmet alım yoluyla çalıştırılan personele giydirilen ve onların farklı bir şirket aracılığıyla görev yaptırıldığını hissettiren kıyafetlerden giydirilmişler…

***

Elimizi kolumuzu sallaya sallaya yürüyoruz koridorlarda.

Hemen sağda kadın ve erkek biçiminde ikiye ayrılan odalarda cenazeler yıkanıyor.

İnsanoğlunun son yolculuğu burada yıkanıp paklanmakla başlıyor işte.

O metal kapılar, o duvarların badanası beni benden alıyor.

Hala bu kadar mı ucuz olur diyorum, bu kadar mı bakımsız ve itici diyerek soruyorum kendi kendime.

Ölüm hiçbir koşulda beklenmez tamam ama ölüme hizmet eden bu kurumları güzelleştirmek gerekmez mi?

***

Küçük camlı, soğutucu odaya bakış atıyoruz.

Ölüyü son bir kez görmek adetten…

Kimin nerde olduğunu bilemediğimizden yardım talep etmek için arayışa geçiyoruz bu kez. O an bir kapı açılıyor. Başı örtülü bir hanımefendi, “buyurun kayıt odasında yardımcı olsunlar” diyor.

İsim ve soy isim bilgilerini söyleyince, “sizinki yarın öğlen kalkacak” diyor görevli.

Son bir kez görelim diyoruz. “Tamam, 26 numara diyor” ve önüne dönüp koca koca kayıt defterleriyle uğraşmaya devam ediyor.

Nedir bu 26, nerededir bilinmez…

Az önce şuursuzca baktığımız küçük camlı soğutucu odanın kapısını açıyoruz korka korka.

Yan yana ve alt alta toplam 4 tabut.

Bizim tabutun üstünde 26 yazıyor.

Ha gayret bismillah deyip açıyoruz o devasa kapağı.

Son bir kez görebilmenin rahatlığı ile kapanırken tabut kapağı, laçkalık titretiyor soğuktan ziyade.

***

Basit ve sıradan hayat tamam.

Ölüm de doğum kadar olağan.

Benim öğrendiğim bir şey var.

O bina, o başıboşluk ve o hizmet anlayışı ne bu kente ne de insan onuruna yakışmıyor.

PAYLAŞ
Önceki İçerik53 yıllık okul: Ege Telgraf
Sonraki İçerikAnne
Gözlem yapmayı, izlemeyi, yeni yerler keşfetmeyi, şehirlerde insanların içine karışmayı seven biri. Eğitimli muhabir. Gördüklerini, hissettiklerini, deneyimlediklerini yazmaktan keyif alıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here